PhotobucketTELİF HAKLARI / "Bu Blog İnternet sitesindeki eserlerin, 05.12.1951 tarih ve 5846 sayılı FİKİR VE SANAT ESERLERİ KANUNU uyarınca eserden kaynaklanan mali ve manevi hakları eser sahiplerine aittir, izinsiz kullanılamaz." />>devam


30 Mart 2012 Cuma


        Ferda Balkaya Çetin *öyküsü*
             İMDAT.!. NEFES ALAMIYORUM.!.
“Acıların çocuğuyum ben!.”
Evet evet!.. Ama siz bir tek Küçük Emrah’ı bilirsiniz!. Onun için gözyaşı dökersiniz.
O ağlarken bütün nefesler tutulur. Dünya unutulur.
Ocakta yemek unutulur. Masada ütü.
Salonda misafir, bardakta çay.
Kapıda sütçü unutulur. Beşikte çocuk.
Tekir’in payı unutulur.
Babanın terlikleri unutulur. Dedenin tansiyon ilacı. Unutulur da unutulur!..
Çünkü Emrah’ın annesi hastadır. İlaç almaya para yoktur. Akşam evde yiyecek bir lokma ekmek
yoktur. Sobada yakacak odun yoktur.
Yere serecek halı hiç yoktur. Yok da yok!..
Ağlamaktan ağrılar girer başınıza.
Gözleriniz kapanmaz gözyaşlarından.
Elinizdeki her şeyi veresiniz gelir.
Emrah’ın çektiği acılar aklınıza geldikçe içiniz “cız! “eder…
Film biter gözyaşı bitmez.
Telefonda film özeti bitmez. Balkonda sohbet bitmez.
Replikler bitmez. Ah!lar bitmez…İç çekişler bitmez.
Bitmez de bitmez!..
Ya ben!
Ben neler çekiyorum bi bilseniz!.. Benim çektiğim acılar filmlere sığmaz!..Filmlere konu
olmaz!...Boşa koysan dolmaz, doluya koysan almaz!..
Benim evde hiçbir şey bitmez!..
Bir komşum var ki dostlar başına!..Üst komşum değil… Alt komşum da değil…Ahh! Karşı komşum!
Kapıyı açınca nefes alamadığım komşum!..
Dünya tatlısı komşum!. İnsanın ona “baba” diyesi gelir!.. Gözü gönlü tok. Elleri bol mu bol!..
Onun ikramlarıyla geçer bir kara kış!…
Akşam saat yedi. Sofra hazır. Hazırda balık. Balık soğuyacak…
Ama dinlemez kapının zili. Çalar acı acı. Açarsın, bilirsin başına gelecekleri:
       
-“ Ah canım komşum benim, boğazımdan geçmedi sana da getirdim. Bizim hanım köfteyi çok güzel
yapar. Hele bir tadına bak, parmaklarını yiyeceksin vallahi! Neyse ben gideyim. Tabağı almaya sonra
gelirim.”
Balık bana bakar ben köfteye. Köfteyi yesem balık kalır. Balığı yesem köfte kalır ki en kötüsü!.
Çünkü az sonra kapının zili yine çalacaktır.
Benim dünyalar tatlısı has komşum olanca şirinliği ile kapıda görünecek …tabağı almaya gelmişken
biraz oturacak ( birazı en az iki saat..ve köftenin tüm geçmişi dökülecek ortaya..) ve köftenin lezzetini
soracak!.. Mesele tadına bakmakta değil, hepsini yiyebilmekte...
Bir şekilde bilir anlar o!.
Getirdiği yemeğin tamamını mı yedim yoksa bir kısmını mı?
Yoksa çöpe mi attım?..
Diyelim ki bir şekilde yiyemedim!...Üzülecek!.Bendeniz mahcup!..Elim ayağım birbirine dolaşır.. İki
lafı bir araya getirip de özrümü beyan edemem!.En iyisi mi yemeli!.. Yemeli de yine de artar. Çünkü
her öğün yemek taşınır bana, “komşuda pişer bize de düşer” misali…
Zaten artık pişirmiyorum yemek memek…
Komşum sağolsun!.
Pilav üzeri nohut yanında komposto, salata…Unutmuşsa tatlıyı birazdan o da gelir. Oh! Şükür yemek faslı bitti dersin,

Kek gelir, börek gelir.
Ekmek bulamazsa pasta gelir.
“-Söylemesi ayıp bizim hanım Alman Pastasını da çok güzel yapar. Hele bir tadına bak!.. Anlarsın!...”
      
“-Boğazımdan geçmiyor komşum ne yapayım. Sana tattırmazsam gözlerime uyku girmiyor.”
Kuruyemiş gelir, Çorum’dan leblebi gelir, Ordu’dan fındık…Antep’ten baklava…
Arkası gelmez!..
Rafa kaldırırım:
“Sonra!”…
Neyse ki benim kiler var…
Kilerde orduya yetecek yiyecek var…
Ev yiyecekle doldu taştı…
Yalnız onlar mı?
Komşu sık sık seyehata çıkar.
“Oh be! Nihayet midem biraz nefes alacak!” diye sevinirken daha sabahına kargo gelir kapıma. Ben
şoklardayken ardından telefonu:
“- Günaydın komşum, sana Silifke’nin yoğurdunu gönderdim. Burada çok meşhurmuş. Tadına
baktım inan çok güzel!. Boğazımdan geçmedi sana da gönderdim!. Hemen ye olur mu? Ekşimesin..
Baktın mı? İnşallah dökülmemiştir!”
       
“- İyi günler komşum, Safranbolu’nun lokumları pek güzel! Kutuları da… Ölümü göresin bak
yemezsen!.. Sana safranlı lokum ile çekme helva yolladım. Seversin!..Akşama eline geçer..Ne
yapayım işte, boğazımdan geçmedi. Afiyetle ye!.”
            
“- Nasılsın komşum? Sana Manisa’nın mesir macunu bir de üzümünü gönderiyorum. Kansızlığa iyi
gelirmiş. Boğazımdan geçmedi ne yapayım!..”
          
“- Sana Nevşehir’in testi kebabını gönderiyorum. Testi kırılmışsa sakın üzülme! Kebabı yemek için
testi zaten kırılacakmış!.Boğazımdan geçmedi Allah seni inandırsın!”
………………
Renk renk paketler, çeşit çeşit kutular, ambalaj ipleri de nefes almamı zorlaştırır.
Kıyamam atmaya!.
Komşum emin olmalı yediğime. Boğazından geçmez!. İçine sinmez!...
Ola ki sorar!.
Hepsi iyi hoş da ben oldum yüz kilo!..
Ev oldu müze!..

…………….
“ aşçı, uşak, hizmetçiler
dolu mutfak, dolu kiler
hey
lüküs hayat, lüküs hayat
bak keyfine yan gel de yat
ne güzel şey
oh ne rahat
yoktur eşin lüküs hayat”
       Ama ben Acı Çe-ki-yo-rum!..
      Serde “Emrahlık” var!..
Bu yiyecekleri bulamayanlar var!..
Benim de boğazımdan geçmez!..
                     
ferda balkaya çetin / 29 Mart 2012
ileti/ 30 Mart 2012_ 00:41
Ferda Balkaya Çetin *öyküsü* HAVET


Hiç kimse onun siyahtan başka bir renk giydiğini görmemişti. Burnu sivri siyah ayakkabılar,
dar paça siyah pantolon, siyah gömlek ve yelek, siyah kruvaze ceket, siyah kravat ve arada bir cebinden çıkardığı siyah tesbih…
Siyah renge karşı aşırı bir tutkunluğu vardı.
Göz rengini de bilen yoktu mahallede. Çünkü siyah çerçeveli, siyah camlı gözlüğünü yaz kış
çıkarmazdı. Hatta mahalle sakinleri kendi aralarında göz rengine dair tahminlerde bulunur,
büyük bir ciddiyetle aralarında tartışır, fikir yürütürlerdi.
Memleketin ciddi meselelerinden daha önemliydi bu durum!..
- “ Allah bilir ya gözleri de kömür gibidir!.”
- “Valla esasen ben de aynı sen gibi düşünüyorum!..”
- “Yok yok! Kesin kes siyahtır!..”
- “Olmasa ne yazar? Zar gibiymiş lensler, belli bile olmuyormuş. Siyah dersen siyahı, mavi
dersen istediğin ton mavi, yeşil iste o an ol yeşil gözlü!.. Oh ne alâ!..”
- “Siyahtan başka göz rengi de yakışmaz hani!..”
- “Aslında biraz trajik! Niye her şey siyah abi? Bi düşün!.. Siyah; kasvet, keder, yas demek
benim bildiğim. Belli ki bi sevdiği vardı!.. Alamadı!.. Belki öldü.. Hepsi sır!.”
Bu durum sıklıkla devam edip gidiyordu.
Oldukça sert görünüşlü olması insanların ondan çekinmesine de neden oluyordu. Konuşmayı
çok sevmezdi. Az konuşur az gülerdi. Bu yüzden herkes mesafeli davranırdı. Ama illa ki hemen
her gün onunla ilgili bir olay da mutlaka anlatılırdı.
        - İşte size günün haberi: Sabah erkenden markete uğramıştım gazete ve ekmek almak için.
Baktım o da var. Hafiften bir tebessüm ettim günaydınlı. Eh! Allah’ı var kendisi yok.!. Karşılığını
verdi neme lazım!..Neyse, tam gidiyordum ki seslere döndüm:
- “İnan olsun siyah poşet kalmamış güzel abim. Bu seferlik böyle olsun!..”
- “Ona göre tedbirinizi alın efendim!. Sonra, siyah domates bulurum abi, sen merak etme!.”
dedin, hâlâ yok!..”
- “Tamam güzel abim, haklısın! Bu seferlik böyle olsun. Bak sırada bekleyen müşterilerim var.”
- Vay be ! Tam filmlik!.. Siyah poşet, siyah süt, siyah ekmek, siyah krem, siyah sabun, siyah
peynir, siyah yumurta, siyah elma!…gibi… say say bitmez!.. İyi de kardeşim dünya salt senin
merkezinde dönmüyor ki her şey siyah olsun!..
-“ De de onu de!..”
-“Sonra ne oldu nasıl hallettiler, ben döndüm geldim.”
- “Yav abi şahsen ben onu böyle bilmezdim. Geçen akşam eve giderken parkın içinden geçeyim
dedim . Baktım ki bizimki parkın bir ucuna oturmuş. Yanında siyah bir kedi. Yemin olsun bir
eliyle kediye balık yediriyor bir eliyle de kediyi okşuyordu ..
Kedi memnun; mır mır da mır!...”
- “Sonra o kediyi evine götürmüş. Bizim dayı oğlu söyledi. Akşamları kemik ayırmasını söylemiş
ona”.
         Bir gün mahalleye bir haber yayıldı.
Yakında evleniyordu ....
Tüm mahalleli şaşkın!.
Öyle kolay beğenmezdi.
Her söylenene karşı çıkardı tek bir sözcük ya da tek bir cümleyle..
Muhalif tarafı hep ağır basardı.
Erkan Yolaç’ın EVET-HAYIR yarışmasına katılmış kazanmıştı.
Kimseler evet dediğini duymamıştı.
        Evlilik için de kriterleri vardı:
Sarışın olmalıydı.
Uzun boyunlu olmalıydı.
Gülmeliydi ama kahkahalarla değil,( yüksek gülüşlerden hoşlanmazdı) içten tebessümlerle.
Salatayı güzel süslemeliydi.
Kendisi gibi az konuşmalıydı.
Ve en önemlisi gelinlik siyah olmalıydı…
Kim kabul ederdi ki siyah gelinlik giymeyi?.
……
Kimdi? Nasıl ikna olmuştu? Nerede tanışmışlardı? Hepsi merak konusuydu.
Kimse de öğrenemedi!.
Derken beklenen gün geldi.
Tüm eş, dost, akraba nikah salonunu doldurmuştu. Mahalleli bahse girmişti.
Bir grup “ EVET”çi diğer grup “ HAYIR”cıydı.
Nikah memuru göründü. Şahitler yerini aldı. Gelin ve damat aynı renklerle salona girdiler.
Herkeste bir merak bir merak!..
İlk kez siyah bir gelinlik giyildiğini görmüşlerdi.
Nikah memuru önce gelin hanıma sordu.
Gelin hanım siyah duvağının altından kararlı bir sesle “EVET” dedi .
Sıra damattaydı. Nefesler tutuldu.
“HAYIR”cılar iç sesleriyle koro halinde; “HAYIR! HAYIR!.”
“EVET”çiler iç sesleriyle koro halinde; “EVET! EVET!” diye bağırıyorlardı.
Nikah memuru bir kez daha sordu:
- “Gelin hanımı eş olarak kabul ediyor musunuz?”
O, derin bir düşünceyle kafasını kaldırdı ve oldukça kararlı bir sesle herkesi şaşkına çeviren
cevabı söyledi:
-“ HAVET!”…
*
Nikah memuru bu cevabı kabul etmiş midir sizce?

ileti/29 Şubat 2012 _01:03

6 Ocak 2012 Cuma

Erhan TIĞLI *öyküsü* HELVA HANIM

Konuya girmeden önce sorayım. Helvayı sever misiniz? Ben pek severim. Taze ekmekle helva çok iyi olur. El gücüyle çalışanlar helva ekmek yiyince enerji toplarlar, yorgunluklarını unuturlar. Çeşit çeşit helva vardır: Koz helvası, tahin helvası, irmik helvası, yaz helvası, cevizli helva, çikolatalı helva, kar helvası, keten helva...(Yandı gülüm keten helva diye de bir deyim var.) Nasrettin Hoca yağan karı alıp içine pekmez koyuyor, kar helvası yaptığını söylüyor. Tadanlar beğenmiyorlar. Hoca onlara hak veriyor, “Yaptım ama ben de beğenmedim” diyor! Dedemin anlattığı bir fıkra var.
Bir Fransız turist Konya’ya geliyor. Bir helvacı dükkânının önünden geçerken vitrindeki helvalar dikkatini çekiyor. Onlarda böyle bir şey olmadığı için bunların ne olduğunu merak ederek içeri giriyor. Dükkân sahibine,” Kes köse?” (Bu nedir) diye soruyor.
Adam onun “Kes bir parça” dediğini sanıyor ve helvadan kesip veriyor. Turist helvayı yedikten sonra bir daha “Kes köse?” diyor. Adam kesip veriyor. Turist bir daha “Kes köse?” deyince bizimki kızıyor: “Kese kese helva kalmayacak be! Sen buraya alışveriş etmeye mi geldin, bedava helva yemeye mi?” diyerek turisti kovuyor.
Dostlarımız helvamızı yemek isterler. Hastalanan arkadaşlarına, “Helvanı ne zaman yiyeceğiz?” derler. Neden böyle diyorlar biliyor musun? Biri ölünce hayır olsun diye arkasından helva dağıtırlar da ondan. (Ne kötü şaka değil mi bu!)
Her ortama uyduklarını belirtmek isteyenler, “Ben helva demesini de bilirim, halva demesini de” derler. (Anadolu’nun kimi yerlerinde helvaya halva, elmaya alma derlermiş.)
Gerçi konuyu çok dağıtmış olacağım ama yeri gelmişken, bu konuda bir şey anlatmak istiyorum. Satıcının biri elma satıyormuş, öbürü de yoğurt. Yoğurtçu, “Tatlı yoğurt!” diye bağırırken elmacı da kendi ağız biçimiyle, “Ekşidir alma” diye ekşi elma sattığını belirtmek istiyormuş ama yoğurtçu bunu yanlış anlamış, onun yoğurduna ekşi dediğini sanmış ve kavgaya tutuşmuşlar. Zor ayrılmışlar.
Gelelim helvamıza. Helvacı türküsünü biliyor musunuz? Bilmiyorsanız söyleyivereyim.
“Kara koyun etli olur
Kavurması tatlı olur
Buralarda yâr seven
Ölmez ama dertli olur.
Helvacı helva!
Keten tohumlu helva
Şeker lokumlu helva!”
Helvadan niye bu kadar söz ediyorum da asıl konuya hemen girmiyorum? Helvayı çok sevdiğim için, sözünü ederken yemiş gibi oluyorum da ondan. Bizimkilerin kilo, kolesterol sorunu olduğu için evimize helva girmiyor uzun zamandır.
Bu kadar giriş yeter. Şimdi öyküme geliyorum.
Almanya’ya giden bir işçimiz orada Helga adında bir Alman kızıyla evleniyor. Bir süre sonra Türkiye’ye dönüyorlar, bir ev alıp temelli kalmaya başlıyorlar. Alman kızı Türkçe öğreniyor ama tam değil. Daha birçok eksiği oluyor. Konuşma biçimi de Türklere uymuyor. Çevredeki kadınlarla tanıştırırlarken Ayşe Teyze ona adını soruyor. Helga helva der gibi,”Helga” diyor. Teyzemiz, “Helva mı? Benim adım da baklava!” diye espri yapıyor. Bu olaydan sonra Helga’nın adı Helva olarak kalıyor. Eski adı unutuluyor.
Helva hanım kocasının gözüne girmek için Türk yemekleri yapmak istiyor. Bir yemek kitabı satın alıp oradaki tariflere bakarak yemek yapmaya başlıyor. Kitapta yemek için gereken malzemeler sayılırken bazı adların yanına “arzuya göre” yazılmıştır. Bunu da bir yemek malzemesi sanan Helva hanım çarşıdaki bütün dükkânları dolaşıp “arzuya göre”yi arıyor, tabii bir türlü bulamıyor. Çaresiz, “arzuya göre” olmadan yemek yapmak zorunda kalıyor. Merakla kocasını bekliyor. Kocası geliyor, yemek yerken beğendi mi acaba diye sürekli kocasının yüzüne bakıyor Helva hanım. Bir şey anlayamayınca daha fazla bekleyemiyor, kocasına yemeği nasıl bulduğunu soruyor.
“Çok güzel olmuş. Eline sağlık” diyor erkek.
Bu sözlere inanamıyor Helva hanım.
“Gerçekten beğendin mi, yoksa beni üzmemek için böyle mi söylüyorsun?” diye soruyor kocasına.
“Beğendim tabii. Sana niye yalan söyleyeyim?” diyor erkek.
“Aslında bu yemeğin bir eksiği var” diyor Helva hanım.
Erkek dudak bükerek:
“Ben bir eksik bulamadım. Neymiş o?” diye soruyor.
“Kitapta arzuya göre de var ama aradım, bir türlü bulamadım” diye önüne bakıyor kadın. “Arzuya göre diye bir yemek malzemesi duymadım ben. Getir şu kitabı da bakalım içine” diyor adam.
Kadın yemek kitabını getirip gösteriyor.
Erkek gülmeye başlıyor.
Kadın bozuluyor, onun alay ettiğini sanıyor. Erkek gerçeği açıklamak zorunda kalıyor:
“Arzuya göre demek; isteğe bağlı, isteyen koyar, istemeyen koymaz demektir” diyor.
Türkçeyi iyi bilmediği için boşu boşuna arzuya göre aradığını anlayan Helva Hanım da gülmeye başlıyor. Birlikte öyle gülüyorlar ki bu gülüş tatlı yerine geçiyor, yemeğin üstüne tatlı yemiyorlar artık.
                             Erhan Tığlı
ileti/ 5 Ocak 2012 _11:2

20 Aralık 2011 Salı


Erhan TIĞLI * öyküsü*  MİZAHİ MEKTUP
Sevgili arkadaşım Güloş,
Nasılsın, iyi misin, hoş musun, dolu musun, boş musun? Sana bu mektubu yüreğimin en derin
köşesinden, gül yağı şişesinden, sevgimin çiçekli bahçesinden yazıyorum.
Özlemimi sözle anlatacak fırsat bulamıyorum, bari mektupla dile getireyim dedim. Sen
beni pek arayıp sormazsın ama ben seni gece gündüz arıyorum, gündüz esen yeli, gece göz
kırpan yıldızları sen sanıyor, işaret verdi, geliyor galiba diye seviniyorum. Sonra da şu maniyi
söylüyorum:
Merdivenim kırk ayak
Kırkına vurdum dayak
Yar geliyor deseler
Koşarım yalınayak!
Oralarda ne var ne yok? Ben sonunda sınıfımı geçebildim. Kadriye hanımla başım dertteydi,
neredeyse beni sınıfta bırakacaktı. O kadar çalıştığım halde ancak geçenlerde girdiğim telafi
sınavıyla geçer not alabildim. Notumu yükseltmek istediğimi söyledim ama şimdi olmaz diye
kabul etmedi, eylülde gel dedi. Sıcak yaz günlerinde nasıl ders çalışılır, kendisi sınıflarını
doğrudan geçmiş olacak ki, haberi yok...
Senin derslerin nasıl? Duyduğuma göre Erhan hoca kitap, dergi okumayanları sınıfta
bırakıyormuş. Sen nasıl geçebildin onun dersinden? Galiba okuyacağım diye söz vermişsin de
tehlikeyi öyle atlatabilmişsin. Öyle dedi kuşlar. Doğru mu?
Ne insafsız hocalar var değil mi?
Neyse, geçelim bunları. Canını sıkmayayım durduğun yerde.
Birkaç okul anısı anlatayım da sana kahkaha attırayım.
İngilizce dersinde öğretmenimiz ders dinlemediğimizi görünce kızdı, birden “Stendap
piliz!” diye bağırdı. Şaşırdık, ne diyeceğimizi bilemedik. Filiz adlı arkadaşımız ayağa
kalktı, “Buyurun hocam” dedi. Öğretmenimiz, onun omzunu okşadı, “Aferin kızım, bu sınıfta
stendap pilizin lütfen ayağa kalkın demek olduğunu bir tek sen bildin ve isteğimi yerine
getirdin. Sana on veriyorum. Arkadaşlarına da teessüf ediyorum” diye konuştu.
Teneffüste Filiz arkadaşımızı kutladık. Filiz, “Boşuna kutlamayın” diye
güldü. “Öğretmenimizin ne dediğini ben de anlayamadım, sen kalk filiz dediğini sandım...”
Geçenlerde güzel bir havada ders işlemeye kalkan bir bayan öğretmeni nasıl yola getirdik bak.
Tahtaya şöyle bir dörtlük yazdık:
Cam cama eklenir mi
Cam dibinde beklenir mi
A benim güzel hocam
Bu güzel havada ders işlenir mi?
Öğretmen kendisine güzel dememize sevinmiş olacak ki dersi falan bıraktı, bize uydu. Şarkı
türkü söyledik zil çalıncaya kadar. Yaa! Öğrenci milletinde oyun çoktur.
Oyun dedim de aklıma geldi. İki hafta önce otobüsle geziye gittik. Bir yerde mola verildi.
Herkes dışarı çıktı. İçerde son sınıflarla Erhan hocamız kaldı. Son sınıflar okulla bu son
gezileri olduğu için kendi aralarında gülüp oynamışlar. Erhan beyden de oyunlarına eşlik
etmesini istemişler. O da hatırlarını kıramamış, kollarını kaldırıp biraz oynayıvermiş. Bunu
gören birinci sınıf öğrencisi bir kız heyecanla geziye katılan diğer öğretmenlerimizin yanına
geldi, “Geliverin hocam, Erhan beye bir şey oldu!” diye bağırdı. Öğretmenler acaba kötü bir
şey mi oldu diye gelip bakınca hocamızın oynadığı gördüler, kahkahayla gülmeye başladılar.
Meğerse o kız, ağırbaşlı hocamızın oynamasını yadırgamış, gözlerine inanamamış...
Oyunla ilgili bir fıkra var. Belki bilmiyorsundur diye onu da anlatıvereyim yerine gelmişken.
Yüzü hiç gülmeyen bir cami hocasını düğüne çağırmışlar. Düğünde herkes oynamış. Hocayı
da oyuna kaldırmışlar. O, önce oynamak istememiş ama ısrarlara dayanamayıp şöyle bir
dönüvereyim diye ayağa kalkmış. “Allahım, günah yazma!” diye biraz oynamış. Çalgıcılar

öyle kıvrak şeyler çalıyorlarmış ki, hoca dayanamamış, “Azıcık yaz, azıcık yazma!” diye
oynamaya başlamış bu sefer. Derken iyice coşmuş, “İster yaz ister yazma!” diyerek bütün
kurtlarını dökmüş. Dökmüş ama çok pişman olmuş. Adını “kıvrak hoca” koymuşlar ve
ciddiye almamaya başlamışlar. Hoca eski itibarının yok olduğunu görünce başka bir yere
kaçmış. Gittiği yerde pek rahat edememiş, beş altı yıl sonra, tekrar köye dönmeye karar
vermiş. Köye girerken şirin bir çocuğa rast gelmiş. Başını okşayıp, “Sen kimin oğlusun
bakayım, ne zaman doğdun? Ben bu köydeyken seni hiç görmemiştim” demiş. Çocuk adını,
kimin çocuğu olduğunu söylemiş, doğum tarihi bilmediğini belirtip, “Annemin söylediğine
göre ben oynak hocanın düğünde oynadığı gün doğmuşum” diye cevap vermiş. Hoca bakmış
ki unutulmamış, hemen geriye dönmüş ve bir daha o köye uğramamış...
*****
Karanfilli bir şarkı var. Çok hoşuma gidiyor. “Karanfil oylum oylum/Geliyor servi boylum/
Servi boylum gelince/Şen olur benim gönlüm” diye başlıyor. Sen de seviyor musun o şarkıyı?
Aşağıdaki dizelerini not ettim ama gerisini yazamadım. Biliyorsan yazıver.
Karanfil uzar gider
Yaprağın düzer gider
Kadriye yolunu şaşırmış
İnşallah bize gider!
Üçüncü dizenin ilk kelimesini yanlış yazdım. Kadriye değil, yar olacak. Kadriye hanım ve
bana yaptıkları içimde öyle yer etmiş ki böyle yazmışım farkında olmadan...
Şimdilik yazacaklarım bu kadar.
Sepet sepet yumurta
Sakın beni unutma
Unutursan küserim
Mektubumu keserim.
                       Erhan Tığlı
ileti/19 Aralık 2011_ 19:13

12 Kasım 2011 Cumartesi

Anton ÇEHOV /-öykü-/DİLENCi-1887-
-Yardımsever bayım! İyilik edin, bu mutsuz, aç adamı boş çevirmeyin. Üç gündür bir lokma şey yemedim... Geceyi geçirecek bir yer bulmak için beş kapiğim bile yok.. . Vallahi billahi böyle! Yedi yıl köy öğretmenliği yaptım, yerel yönetimin oyunları sonucu görevimi yitirdim. Bir raporun kurbanı oldum. İşte bir yıldır böyle yersiz yurtsuz dolaşıyorum.
Avukat Skvortsov dilencinin mavimsi kır renkli delik deşik paltosuna, donuk sarhoş gözlerine, yanaklarındaki kırmızı lekelere baktı. Sanki bu adamı daha önce bir yerlerde görmüş gibi geldi ona.
Dilenci sürdürüyordu yalvarmasını:
- Şimdi bana Kalujskaya vilayetinde bir iş öneriyorlar. Ama benim oraya gidecek param da yok ki... Yardım edin, acıyın bana! Dilenmek çok ayıp, ben de biliyorum bunu ama... Koşullar zorluyor insanı.
Skvortsov biri derin, öteki hafif olan lastik ayakkabılarına baktı dilencinin ve birden anımsadı:
- Baksanıza buraya, ben üç gün önce sana Sadovaya sokağında rastladım sanırım, dedi. O zaman siz bana galiba köy öğretmeni olduğunuzu değil, okuldan kovulmuş bir yüksek okul öğrencisi olduğunuzu söylemiştiniz. Anımsıyor musunuz?
Dilenci bozulmuştu:
- Ha ... Hayır, olamaz! diye homurdandı. Ben köy öğretmeniyim.• Eğer isterseniz belgelerimi de gösterebilirim size.
- Yalan söylüyorsunuz! Kendinizi bana yüksek okullu diye tanıtmış, hatta niçin okuldan atıldığınızı da anlatmıştınız. Anımsıyor musunuz?
Skvortsov kıpkırmızı kesilmişti. Yüzünde tam bir nefret ifadesiyle uzaklaştı bu yalancıdan.
Öfkeyle bağırdı: ,
- Bu alçaklıktır sayın bay! Dolandırıcılıktır bu! Polise vereceğim sizi. Allah belanızı versin! Siz yoksul ve aç olabilirsiniz. Ama bu size böyle yüzsüzce, vicdansızca yalan söyleme hakkını vermez!

Dilenci kapının tokmağını tuttu, yakalanmış bir hırsız gibi şaşkın şaşkın kapıdan içeri baktı:
- Ben... Ben yalan söylemiyorum efendim, diye mırıldandı. Belgelerimi gösterebilirim size.
İyice kızan Skvortsov:
- Kim inanır artık size? diye bağırdı. Toplumun köy öğretmenlerine, yüksek okul öğrencilerine beslediği iyi duyguları kötüye kullanmak! İşte asıl aşağılık, alçakça, iğrenç olan nokta da bu!.. Rezalet!
Skvortsov iyice kendini kaybetmiş, acımasızca azarlıyordu dilenciyi. Bu, üstü başı yırtık adam alçakça yalanlarıyla onda nefret ve iğrenme duygusu uyandırmıştı. Skvortsov'un kendi kendine sevdiği, değer verdiği iyilik, iyi kalplilik, mutsuz insanlara acıma gibi duygularını incitmişti. Yalanlarıyla, insanlara acıma duygusunu kötüye kullanmasıyla onun yoksullara, iyi kalpliliğinden vermeyi sevdiği sadakayı da kirletmişti bu adam.
Dilenci önce kendini savundu, yeminler etti. Sonra da sustu ve utançla aşağı eğdi başını.
Elini kalbinin üstüne bastırarak:
- Bayımı dedi. Gerçekten de yalan söyledim ben! Ne öğrenciyim, ne de köy öğretmeniyim. Bütün bunlar hep uydurma! Rus korosunda çalışıyordum. İçkiciliğim yüzünden kovdular beni. Ne yapabilirdim ki başka? Allah biliyor ya, yalansız bir şey olmuyor. Doğruyu söylediğim zaman kimse bir şey vermez bana. Doğru söylediğin zaman açlıktan ölecek, yatacak yer bulamayıp donacaksın soğuktan! Siz çok doğru konuşuyorsunuz, anlıyorum, ama ne gelir ki elimden?
Skvortsov:
_ Ne mi gelir? Siz ne yapacağınızı mı soruyorsunuz? diye bağırdı ona iyice yaklaşarak. Çalışın! İşte yapacağınız tek şey bu! Çalışmak gerekir!
- Çalışmak... Ben de biliyorum bunu. Ama, kim beni işe alacak?
- Saçma! Gençsiniz, sağlıklısınız, güçlüsünüz. Her zaman iş bulursunuz, yeter ki isteyin!
Ama tembelsiniz, şımarıksınız, ayyaşsınız! Sizden tıpkı bir meyhane gibi votka kokusu yayılıyor! Yalancılık ve bayağılık iliklerinize işlemiş sizin. Dilencilik ve yalandan başka bir şey gelmiyor elinizden. Eğer iş bulsanız bile hemen aşağılarsınız onu. Size büro memurluğu, Rus korosu, markacılık gibi hiçbir iş yapmadan para alacağınız bir iş gerekir! Size öyle bedeninizi yoracak bir iş yakışmaz, değil mi? Siz kapıcılık ya da fabrika işçiliği de istemezsiniz belki! Sizin gönlünüz hep yükseklerdedir!
Dilenci acıyla gülümsedi:
- Nasıl da yargılarda bulunuyorsunuz vallahi! dedi. Öyle bedenle çalışacak işi nerede bulayım? Tezgâhtarlık için yaşını geçti benim. Çünkü ticarete çocukluktan başlamak gerekir.
Kapıcılığa da kimse almaz beni, çünkü öteye beriye fazla .koşmak gelmez elimden. Fabrikaya işe almazlar. bir sanat bilmek gerekir. Oysa ben hiçbir şey bilmiyorum.
- Saçma bunlar! Siz hep kendinizi haklı çıkaracak bir nokta buluyorsunuz. Örneğin odun kırmak da yakışmaz mı size?
- Hemen kabul ederim, ama şimdi gerçek odun kıncılar bile işsiz oturuyorlar.
- Tüm asalaklar böyle düşünürler işte. Sana bu işi de önerseler kabul etmezsin. Peki, benim odunlarımı kırmak istemez misiniz?
- Eğer isterseniz kırarım...
- İyi bakalım. Çok güzel! .. Göreceğiz!..
Skvortsov çabucak koştu, ellerini öç almak ister gibi ovuşturarak mutfaktan aşçı kadını çağırdı.
- İşte Olga, dedi kadına. Bu bayı odunluğa götür. Orada odun kırsın.
Dilenci kuşku duyuyormuş gibi omuzlarını silkti ve kararsızca aşçı kadını izledi. Yürüyüşünden anlaşıldığına göre bu odun kırma işini aç olduğundan, ya da iş bulmak istediğinden değil, sırf kendi sözleriyle yakalandığı için utanç ve onurunu kurtarmak zorunda kaldığından kabul etmişti. Açıkça görülüyordu votkanın onu zayıf düşürdüğü, sağlıklı biri olmadığı ve çalışmaya en ufak bir istek duymadığı.
Skvortsov hemen yatak odasına gitti. Avluya açılan pencereden odunluk tam olarak görünüyordu. Odunlukta olup biten her şey izlenebiliyordu. Pencerenin önünde dikilen Skvortsov aşçı kadınla dilencinin arka kapıdan avluya, çamurlu kara çıktıklarını, odunluğa yürüdüklerini gördü. Olga öfkeyle bu yeni arkadaşına baktı, dirseğiyle yana itti, odunluğun kapısını açtı ve nefretle kapıyı çarptı.
"Anlaşılan kadının kahve içmesine engel olduk," diye düşündü Skvortsov. "Vay kötü
Yaratık vay!' ,
Daha sonra yalancı öğretmen ve yalancı öğrencinin bir kütüğe oturduğunu, yumruklarını kırmızı yanaklarına dayadığını, düşüncelere daldığını gördü. Kocakarı onun ayakları dibine
baltayı fırlattı, nefretle yere tükürdü. Dudaklarının kıpırtısına bakılırsa sövüp saymaya başlamıştı. Dilenci kararsızca bir odun çekti önüne, ayaklarının arasına aldı ve korka korka indirdi baltayı. Odun kaydı ve düştü yere. Dilenci yine onu çekti önüne, üşüyen ellerine üfleyerek ısıttı ve yine indirdi baltayı. Öyle beceriksizce vuruyordu ki, sanki ayağındaki lastiklere gelmesinden, ya da parmaklarını uçurmaktan korkuyordu. Odun yine düştü.
Skvortsov'un öfkesi geçmişti artık. Şimdi biraz üzülüyor ve utanıyordu: Şımarık, ayyaş, belki de hasta bir adamı almış gelmiş, soğuktaağır bir işle uğraşmak zorunda bırakmıştı.
"Eh, ne olacak, bırak çalışsın!” diye düşündü yemek odasından çalışma odasına
giderken. "Ben bunu onun yararı için yaptım.”
Bir saat sonra Olga geldi yanına ve odunların kırıldığını haber verdi.
Skvortsov:
- Ona şu yarım rubleyi ver; dedi. Eğer isterse her ayın başında odun kırmaya gelsin. Her zaman iş bulunur.
Dilenci ayın ilk günü yine geldi. Gerçi kendisi ayakta güçlükle duruyordu ama yine de yarım rubleyi kazandı. Bundan sonra sık sık görünmeye başladı avluda, Her gelişinde ona göre bir iş bulunuyordu: Kimi karları kürüyerek bir yana yığıveriyor, kimi odunluğu temizleyip düzenliyor, kimi halı ve minderlerin tozunu silkip temizliyordu. Her gelişinde yaptığı işin karşılığı olarak 20-40 kapik alıyordu. Bir gelişinde eski bir pantolon da kazanmıştı.
Bir başka eve taşınırken Skvortsov onu eşyaları toparlamaya ve mobilyaları taşımaya yardım etmesi için çağırdı. Bu kez içkili değildi dilenci. Asık yüzlü ve suskundu. Mobilyalara güçlükle dokunuyor, başını önüne eğerk arabaların ardından yürüyordu. Öyle, çok çalışıyor görünmek bile istemiyordu sanki,
Yalnız soğuktan büzülüyor, arabacılar onun başıboş dolaşmasıyla, güçsüzlüğüyle ve yırtık paltosuyla alay ettikleri zaman utanıp sıkılıyordu. Taşınma işi bittikten sonra Skvortsov onu yanına çağırmalarını emretti.
Ona bir ruble vererek: .
- Görüyorum ki, sözlerim seni oldukça etkilemiş, dedi. İşte emeğinin karşılığı olarak veriyorum bu parayı. Ayıksınız ve çalışmaktan da kaçınmıyorsunuz. Adınız ne sizin?
- Luşkov.
- Ben, Luşkov, size bir başka, temiz bir iş önerebilirim artık. Yazı yazmayı bilir misiniz?
- Evet efendim.
-Al, şu mektupla yarın benim bir arkadaşıma gideceksiniz. O size temize çekmeniz için yazılar verecek. Çalışın, içki içmeyin, size söylediklerimi de unutmayın sakın. Haydi güle
güle!
Adamı doğru yola getirdiğinden dolayı çok sevinçliydi Skvortsov. Tatlı tatlı, dostça omzuna vurdu, hatta güle güle derken elini bile uzattı Luskov'a,.. Luşkov mektubu aldı ve çıktı. Bir
Daha da iş için gelmedi avluya.
*
Aradan iki yıl geçti.
Bir gün Skvortsov, tiyatro gişesinin önünde parasını öderken yanı başında sırtında yakası kürklü palto,başında ayı derisinden dikilmiş şapka bulunan ufak tefek bir adamın durduğunu gördü. Adam gişeden çekine çekine içeri giriş için bir bilet istedi ve parasını bakır beş kapikliklerle ödedi.
Adamın eski odun kırıcısı olduğunu tanıyan Skvortsov:
- Luşkov, siz misiniz? diye sordu. Ne var ne yok bakalım? Neler yapıyorsunuz? İyi misiniz?
- Hiç işte... Şimdi bir noterin yanında çalışıyorum, otuz beş ruble alıyorum efendim.
-Yaaa, Allaha şükür, çok güzel! Sizin adınıza sevindim. Çok, çok memnun oldum Luşkov! Ne de olsa vaftiz çocuğum sayılırsınız benim. Size doğru yolu gösteren ben oldum. Nasıl azarlamıştım sizi, anımsıyor musunuz? Karşımda o zaman yerin dibine geçmiştiniz. Benim sözlerimi unutmadığınız için, canım, çok teşekkür ederim size.
Luşkov:
- Ben de size teşekkür ederim, dedi. Eğer o zaman size gelmemiş olsaydım, belki de bugüne değin öğretmen ya da öğrenci olarak kalacaktım. Sizin yanınızda kurtularak çıktım çukurdan.
- Çok, çok sevindim.
- O iyi sözleriniz ve işler için çok teşekkür ederim size. Çok güzel konuşmuştunuz o zaman. Size de, sizin o aşçı kadına da çok şey borçluyum. Allah o iyiliksever kadına sağlık versin. Siz o zaman çok iyi konuştunuz, kuşkusuz size sonsuz teşekkür borçluyum yaşamımın sonuna değin. Ama beni asıl kurtaran aşçınız Olga oldu.
-Nasıl yaptı bunu?
-Bakın şöyle: Size odun kırmaya geldiğim zaman o hemen başlıyordu söylenmeye: "Ah seni ayyaş! Lânetli bir adamsın sen! Öldüğün zaman da lânetli olacaksın!" Sonra karşıma oturuyor, üzülüyor, yüzüme bakıyor ve ağlıyordu. "Talihsiz bir adamsın sen! Bu dünyada da, öteki dünyada da sevinemeyeceksin. Ayyaş olduğun için cehennemde de yanacaksın! Zavallısın! Zavallının birisin sen!" Hep böyle şeyler söylüyordu bana. Benim için ne kadar acı çekti, gözyaşı döktü, bilseniz! Anlatamam size ... Ama en önemlisi benim yerime o kırıyordu odunları. ben, bayım, sizde bir tek odun, bile kırmadım, hep o kırıverdi. Niçin o beni kurtardı, niçin ona bakarak değiştim, içkiyi bıraktım, anlatamam size. Bir şey biliyorum yalnız, onun sözlerinden, yüce davranışlarından sonra ruhumda bir değişiklik oldu. O getirdi beni doğru yola. Hiçbir zaman unutmayacağım bunu. Haydi, vakit geldi, zil çalıyor.
Luşkov eğilerek selam verdi ve içeri yürüdü.
-BİTTİ-

9 Ocak 2011 Pazar

ferda balkaya çetin ...
...gece tam on ikiydi

genç kız, elindeki kitaptan başını kaldırdı, saate baktı ... pencereyi açtı, gözlerini kapayıp derin bir nefesle dışarıdaki serin havayı içine çekti…
az önce okuduğu kitabın etkisinde kalmış, hüzünlenmişti biraz… benliğini saran karamsar ruh halinden çıkmalıydı bir an önce…
harekete geçirdi tüm olumlu duygularını;
yaşıyordu, sağlıklıydı…
mutlu ve huzurluydu...

hayalleri, hedefleri
çok sevdiği bir ailesi vardı…
ama öylesine etkilenmişti ki
yine bir anda kitabın içinde buldu kendini…Sevdiye’nin kimliğine büründü…
başlangıçta o da sağlıklıydı, ailesiyle mutlu bir yaşam sürüyordu. yaptıkları, yapacakları vardı…ve biricik aşkı vardı…
sonra ne oldu?
önce babasının işleri sonra sağlığı bozuldu, çalışamaz oldu.. çok sevdiği okulunu bırakmak zorunda kaldı.
hedeflerini gerçekleştiremedi…sevdiği insanla yolları ayrıldı…
ailesine destek olmalıydı, çalışmaya başladı. ideallerini yüreğine gömdü.
ama ona en çok dokunan aşık olduğu insanın onu terk etmesiydi, daha doğrusu tam nişan günü ortadan kaybolmasıydı…
en çok da bunu hazmedemedi.
sonrası Sevdiye için tam bir dramdı… üzüntüden doğru düzgün bir şey yemiyor, günden güne zayıflıyor, rengi soluyordu. doktorlar tam teşhis koyamadıkları için her türlü ilacı deniyorlardı…
sonunda teşhis konmuştu; akdeniz anemisi…
ancak Sevdiye bu süreçte kullandığı ilaç yükünü kaldıramamış, böbreklerini kaybetmişti. artık hayatı makineye bağlıydı.
dile kolay!
tam on beş yıl makineye bağlı bir hayatı oldu Sevdiye’nin… ve bir gün bir mucize gerçekleşti; dokularına uyan böbrek bulunmuştu…
böbrek nakli ile yeniden hayata tutunan Sevdiye uğruna hayatını mahvettiği biricik aşkını ise hiç unutmamıştı.
“ya aşkı hiç tatmamış olsaydım!.” demişti, ömrünü kızına adayan fedakâr bir annenin
“- hâlâ onu mu düşünüyorsun?” sözlerine karşılık…
*
“ya aşkı hiç tatmamış olsaydım!”…
bu cümlenin altını çizmişti kitabı okurken. bu sözü düşününce bir gülümseme yayıldı güzel yüzüne. pembeleşti yanakları…
sevdiği, aşık olduğu delikanlıyı düşündü…
özlediğini hissetti…
duymak istedi sesini…
büyük bir heyecanla bastı telefonun tuşlarına…
“aşkım benim.! ben de tam seni düşünüyordum…”
karıştı sesleri birbirine, özlemelerle…
*
gece tam on ikiydi…

......................... ferda balkaya çetin
11 Ocak 2011 _12.51
Erhan Tığlı_ ORTA DİREĞE MEKTUP
Ey benim katma değerli, sağlam ciğerli, yemeği acı biberli, beli sıkma kemerli, sırtı semerli, eli fenerli, kolu hünerli dostum!
Duydum ki azıcık hoşsun, zamlar seni öyle zom etmiş ki, gece gündüz sarhoşsun. Suratın ekşi, kendin mayhoşsun... “Benim nerem hünerli, neyim fenerli?” diyorsun, vallahi ayıp ediyorsun. Elinde fener var, elektrikler sık kesildiği için onu taşıyorsun, hayatın karanlık yollarında yolunu kaybetmemek, yere düşmemek için onunla dolaşıyorsun, gece gündüz ucuzluğu arıyorsun, bir türlü bulamıyorsun. O afeti düşünde bile göremiyorsun.
Kolun hünerli; yarım kilo kıymadan en az beş yemek yapıyorsun. Asgari ücretle koca bir aileyi geçindiriyorsun. Radyasyon, enflasyon, hava ve çevre kirliliği, trafik canavarları, anarşi, terör vız geliyor, bir türlü ölmüyorsun...
Sırtın semerli; Gık demeden bunca yükü taşıyorsun. “Çektiğim yükler yetsin artık. Biraz da başkaları taşısın, politikacılar elimden tutsun, dostlar yükümü paylaşsın” demiyorsun. Bunlar yetmemiş gibi, oy verdiklerini de sırtına alıyorsun...
Daha ne diyeyim sana? Sesini çıkarmazsan daha çok semer vuran olur sırtına. Alçakta durursan sel alır, yükseğe çıkmaya kalkarsan yel alır; maaşını bakkal, kasap, ev sahibi paylaşır, sana kocaman bir kazık kalır! Yel üfürür, sel götürür; başını doğrultmaya kalksan kaşlar çatılır, parmaklar sallanır; huzuru bozmakla suçlanırsın. Başkaları arabasını dağdan aşırırken sen düz yolda şaşırırsın, komşuda pişen börekten tadayım derken tenceredeki sütü taşırırsın. Niye böyle olduğunu çözemezsin, cinler tepene çıkar; keçileri kaçırırsın.
Aybaşında maaşını alınca kendini lort sanırsın. Ama lortluğun kısa sürer, paranı esnafa kaptırırsın, ay sonuna dek nasıl geçineceğini düşününce nefesin tıkanır, mort olursun!
Aman kardeşim, sakin ol, sinirlerine yargıç ol! Sen ölürsen ailene kim bakacak? Mezar fiyatları hem pahalı hem gömülecek yer yok, onun için kör topal da olsa yaşamak zorundasın. İyi düşün taşın, iş işten geçtikten sonra faydası yoktur gözlerdeki yaşın. Çalış, tutuyorken el ayak, işliyorken kol. Biraz da kafanı çalıştır ve de bul bu sorununa demokratik bir yol.
.................... Erhan Tığlı
02 Ocak 2011_ 13:07
erhantigli@mynet.com

24 Kasım 2010 Çarşamba

Ferda Balkaya Çetin_öyküsü: SEHER'İN DİLEĞİ
Merakla ve biraz da endişeyle bekliyordu Seher. Nasıl endişeli olmasındı ki!
Şimdiye kadar altı öğretmen değişmişti. Hepsinin de şu veya bu sebeple tayinleri çıkmış başka yerlere gitmişlerdi. Çoğu zaman da boş geçmişti dersleri. Neyse ki bu sefer hiç boşluk olmadan yeni öğretmenleri geliyordu.
Tüm öğretmenlerini sevmişti. En çok da Haydar öğretmeni… Bütün ödevlerini zamanında ve eksiksiz yapmaya gayret ediyor, her gün istekle ve sevinçle koşuyordu okuluna.


Haydar öğretmen askere giderken çok ağlamıştı. Acıyla dolmuştu kalbi. Sıkıca sarılmış:
-“Öğretmenim n’olur bizi bırakma!” diye feryat etmişti.
Oysa biliyordu, gitmesi gerekiyordu.
- “Devlete karşı görevlerimiz var çocuklar. Askere gitmek, vergi vermek ve oy kullanmak.” diye anlatmıştı öğretmen Sosyal Bilgiler dersinde.


Sabah saçlarını özenle tarayıp iki belik ören annesine sarıldı, öptü. Teşekkür etti. Aynada baktı bir kez daha kendisine. Beğendi.
Haydar öğretmeni de çok beğeniyordu saçlarını. Yeni öğretmen fark etmeyecekti belki de…
Okul yolu çabucak geçmişti, aklında biriken sorularla:
-“Yüzü güleç miydi acaba?”
-“Şakacı biri miydi?”
-“Haydar öğretmeni gibi şeker alacak mıydı?”
-“Ya saçlarını hiç fark etmezse!”


Seher’in saçları simsiyah ve upuzundu. Annesinin saçlarını okşayarak hiç incitmeden taramasına bayılırdı. İki yanına örer, uçlarına da mavi kurdele bağlardı.


İsteksizce ama biraz da heyecanla sırasına oturdu. Ders zili çalmamıştı henüz. Yeni gelecek öğretmenin bayan olduğu söyleniyordu. Seher’in merakı biraz da bu yüzdendi. Çünkü hep erkek öğretmenleri olmuştu.


Ders zili çalar çalmaz öğretmen sınıfa girdi. Öğrenciler bir anda sustu. Herkes yeni öğretmeni biraz merakla biraz şaşkınlıkla biraz da Seher gibi endişeyle inceliyordu
Orta boylu ve incecikti. Kahverengi bir takım vardı üzerinde. Kızıl ve kısa saçları çok yakışmıştı yüzüne. Bakışları yumuşacıktı …Çantası, ayakkabısı, küpeleri kahverengiydi.
Sanki tüm kıyafetini gözlerinin rengine uydurmuştu.
Tüm sınıf hayran olmuştu adeta.
-“Günaydın çocuklar! Ben yeni öğretmeniniz Ayşe Şimşek. Ders yılı sonuna kadar sizlerle birlikte olmak beni çok sevindirecek. Umuyor ve diliyorum ki birlikte, keyif alarak derslerimizi işleriz.”


Sonrasında öğretmen öğrencilerin yanına giderek sırayla isimlerini sordu ve tek tek tokalaştı.
Seher, Ayşe öğretmenin hiçbir hareketini, sözünü kaçırmıyor, gözlerini de ondan ayırmıyordu.


Tanışma sırası kendisine geldiğinde kalbi küt küt atıyordu:
-“Adım Seher” dedi kekeleyerek…
-“Seher Karakuş”
-“Senin başka kardeşin var mı Seher?”
-“Evet, iki erkek kardeşim var.”


Belki gözlerinin içine sıcacık bakmıştı ama beklediği cümle gelmemişti, fark etmemişti bile saçlarını.
Hüsranla oturdu yerine.
Kızdı içinden. Oysa Haydar öğretmeni ta ilk günden söylemişti:
-“Saçlarının rengi ne kadar güzel böyle ! Işıl ışıl parlıyor! Örgüler de çok yakışmış sana!...”
Ne kadar da mutlu olmuştu. Eve koşarak gitmiş aynada saçlarına bakmıştı o gün.
Son ders ziline kadar somurtarak oturdu Seher…Konuşmadı hiç… O çok sevdiği teneffüse de çıkmadı.
*
Annesi her zamanki gibi sevgiyle gözlerinin içine bakarak açtı kapıyı.
Seher annesinin boynuna gözyaşları içinde atıldı:
-“ Bakmadı işte! Fark etmedi saçlarımı yeni öğretmenim! Bundan sonra okula giderken saçlarımı örmeni istemiyorum anneciğim. Sadece bağla!...”
Şefkatle gülümsedi annesi:
-“Belki de fark etti öğretmenin... Nerden biliyorsun?”
-“Fark etseydi söylerdi ama!..”
-“Güzel kızım benim, her şeyin yeri, zamanı ve sırası vardır. Fark etmeyebilir de… Daha ilk günden öğretmenine haksızlık etmiş olmuyor musun?”
Seher omuzlarını kaldırarak umursamaz bir ifadeyle:
-Hem Haydar öğretmenim gibi şakalar da yapmadı hiç!.. Sevmedim işte!.”
Fazla üstelemedi annesi. Şu sıra ne dese anlayacak durumda değildi Seher.
*
Bir, iki, üç hafta derken bir ay olmuştu Ayşe öğretmen geleli.
Arkadaşları çabuk alışmıştı. Teneffüslerde ellerinden tutuyor dolaşıyorlardı birlikte. Ders esnasında da zaman zaman gülüyorlardı, öğretmenin anlattığı fıkralara. Ama Seher’in yüzündeki somurtkan ifade bir türlü düzelmiyordu.
.
Bir gün Seher teneffüste yine okul kütüphanesindeydi. Kitap okumayı çok seviyordu. Bu yüzden de aldığı kitapları çok çabuk okuyor ve yenilerini alıyordu. Sınıfta en çok kitap okuyan Seher’di neredeyse…
Baktı, inceledi, inceledi… Neyi okuyacağına karar veremedi bir türlü.
-“ İstersen yardımcı olabilirim!.”
Gülümseyerek kendisine bakan öğretmeniyle göz göze geldi bir anda… Öylesine içten ve
sıcacık bakıyordu ki, Seher’in yüzü kızarmıştı heyecandan..
“-Olur.!.” anlamında kenara çekildi Seher konuşmadan. Öğretmen bir süre kitapları inceledikten sonra “Nasrettin Hoca fıkraları”nı gösterdi Seher’e, gülümseyerek:
“Ben Nasrettin Hoca fıkralarıyla büyüdüm. Ve hâlâ da keyifle okuyorum. Ne dersin?”
İçine bir sıcaklık, bir heyecan dolmuştu Seher’in… Annesi gibi bakıyordu öğretmeni kendisine…
Saçlarını okşadı Seher’in…
-“Hem biliyor musun, örgü saç sana çok yakışıyor!”
Seher’in heyecanına bir de mahcubiyeti eklendi. Al al oldu yanakları iyice.
Demek fark etmişti öğretmeni… Üstelik unutmamıştı…
Mutlulukla aldı kitabı eline. Sımsıkı sarıldı.
Gülümseyerek, sıcacık, annesine bakar gibi, sevgiyle, minnetle baktı öğretmenine.


Annesi saçlarını özenle örerken kararını vermişti Seher; büyüyünce öğretmen olacaktı…


Ferda Balkaya Çetin
23.11.2010 _16:51

6 Temmuz 2010 Salı

*Aziz Nesin öyküsü "Fantiko"
...tıklayınız.!.

2 Nisan 2009 Perşembe

Ozan Meriç ÇELİK *öykü* ÇOCUKLARIMIZ DA GİTTİ

Yıl 2070...
Brezilya’nın ünlü Amazon Ormanları, Dünya’nın diğer bölgelerine göre daha şanslıdır. Korkunç kirlenmenin harap ettiği Dünya'da, ölüme direnen ALTI ağaç buradadır.
Oksijen tüpü olanların yaşayabildiği yıllardır...*
O gün yine erkenden kalkmıştı... Eskiler, uyanınca ilk olarak, odalarına güzelim güneş ışınlarını doldurmak için pencereyi açarlarmış... Güne böylece güzel başlarlarmış. Oysa şimdi, pencereye çıkıp, delinmiş Ozon tabakasından süzülerek gelen radyoaktif ışınlarla dolu kirli havadan derin bir nefes mi çekselerdi.(!) Yaşamını hiçbir şeye değişmeyen kişiler bunu yapmazlardı. O da yaşamını hiçbir şeye değişmeyenlerdendi. Zaten kullandıkları gazmaskeleri, evde bile kirli havadan zor koruyordu, ya dışarıya çıksalardı ne olurdu?. Gazmaskesiz dışarıya çıkanların, hangi sonla karşılaşacağını iyi biliyordu...
Evde kapalı kalmak yerine, dışarı çıkmak, arkadaşlarıyla koşup oynamayı isterdi tüm çocuklar gibi... Oysa, yeşilin yok olduğu dünyada dışarısı risklerle doluydu.. Hava, oldukça kirliydi.. Güneş ışınları kansere yol açıyordu. Bu nedenle, zorunlu olarak her gün işe giden anne ve babasının ardından;
"Acaba eve dönebilecekler mi?" diye düşünür ve üzülürdü. Annesi ya da babası, her zamankinden birazcık geç kalsa, kalbi daha hızlı atmaya başlar, korku ve heyecan duyardı. Bu bekleme anlarında boynu kaskatı kesilir, kramp girmişçesine oynatamazdı.
Tüm bu olanlar, canına tak etmişti. Böyle yaşamaktan bıkmıştı... O, yetmiş yıl öncesinin çocukları gibi güzel oyuncaklar ve elbiselere sahip olmayı düşünemiyordu. Yaşanabilir tertemiz bir dünya düşlüyordu..

Dünyayı yeniden yaşanabilir kılmak için, yapmak istediklerini tüm arkadaşlarına açtı. Ortak kararlar alındı. Büyüklerinden bekledikleri ilgiyi göremediler. Onlar; dünyadaki kirlenmeyi, hızla yok oluşu hissedemeyecek kadar duyarsızlaşmışlardı.
Dünyanın sorununu çözebilmek amacıyla, hükümete başvurmayı tasarladılar. Kompozisyon kitaplarından yararlanarak yazdıkları dilekçeyi gönderdiler. Geç de olsa, bekledikleri yanıtı aldılar:
"Dilekçenizi aldık. Çevre kirliliği gibi bir konuda, siz yaştaki küçüklerin çabaları, bizleri sevindirdi. Ailenizden izin alıp almadığınızı bilmediğimizden kesin bir cevap veremiyoruz. Çalışmalarınızda başarılar..."
Oyalayıcı ve baştan savmacı bir cevap almışlardı. Fakat kararlıydılar. İstendiği gibi, anne-babalarından onay alarak, gönderdiler. Ancak, yeni mektubu daha uzun süre beklediler. Neden sonra, cevap ellerine ulaştı.
Cevap mektubunda şunlar yazılıydı:
"Hükümetimiz sizleri, çevre konusundaki duyarlılığınız nedeniyle, dünyanın süper gücü olan Brezilya'nın Cucutiba kentine yollayacaktır. Lütfen iki hafta içinde BAŞKENT'e geliniz!."
Bu haberi duyan çocuklar, sevinçle bağrıştılar.
İçlerinden biri, "Brezilya'ya neden Süper Güç deniyor?." diye sordu.
"Çünkü..."diye söze başladı bir arkadaşı. "Çünkü, bir zamanlar çok bozuk bir ekonomiye sahip olan Brezilya'da bugün ağaçlar var.. Dünyanın hiçbir yerinde ağaç kalmamışken, bu ülkede tam ALTI tane ağaç var. Bu ağaçlan görmek için, müthiş bir turist akını oluyor bu ülkeye. Turist demek döviz demek... Ağacın, yani yeşilin, bir ülkeyi süper güç yapmasını hesap edemeyenlerin son pişmanlığı fayda etmiyor ne yazık ki.."

ON İKİ arkadaşın bir araya gelmesiyle oluşan ekip, buruk bir sevinçle evlerine dağıldılar. En kısa sürede Başkent'e gideceklerdi. Önlerinde bir yığın işlem bekliyordu onları. Tüm çabaları, ciddi bir çevre sorunu yaşayan dünyaları içindi.
ALTI ağacı yaşatabilmek gibi büyük bir basarı gösteren Brezilya'dan öğrenilecek çok şeyler olmalıydı. Başkent'e gidiş, işlemler, izinler, vizeler, pasaportlar, derken beklenen yolculuk gerçekleşti. Sırtlarındaki oksijen tüpleri ve özel giysileriyle bu on iki arkadaş, Brezilya Hükümet Yetkililerinin karşısındaydılar şimdi. ALTI ağacın bulunduğu Cucutiba kentine gitmek, ayrı bir heyecandı onlar için.
Kirliliğin önlenmesine yönelik bilimsel incelemeler, bu ON İKİ çevreciye sunuldu. Tartışıldı. Kirliliğin önüne geçilebilirdi, ama çok pahalıya patlardı. Zaten dünyanın eski, güzel, temiz havalı hale gelmesi Brezilya Hükümeti'nin işine de gelmiyordu. Kirli işler çevirerek para kazanan cahil ve duyarsız insanlar gibi, bunlar da "Dünya kirliliğini" kazanç kapısı yapmışlardı. Onların turist çeken ALTI ağaçları vardı. Bu nedenle ekonomik yönden gelişmişlerdi. Dünyanın diğer yerlerindeki kirlenme ve yok oluştan onlara neydi yani? [?]... Demek ki dünya, bencilliğe kurban edilmeye devam edecekti.
Görüşmeler sonunda anlamışlardı ki, bu kirlilik insanların beyinlerini de kirletmişti.

ONLAR dünyayı kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Ama artık dayanacak güçleri, gazmaskeleri ve oksijen tüpleriyle yaşama olanakları kalmamıştı. Görüşmelerin yapıldığı salondaki hiçbir yetkili umut verici gözükmüyordu. Artık kalkabilirlerdi...
ON İKİ çocuk, yetkililerin şaşkın bakışları arasında ve hep birlikte elbiselerini, gazmaskelerini çıkardılar. Bir uyarıydı onlarınki...

Ve büyük bir üzüntü içinde dışarıya yürüdüler.
Ozan Meriç ÇELİK
-BİTTİ- (1)
(1)- "Çevre ve İnsan" konulu ÇAĞIN ÖYKÜCÜLERİ YARIŞMASI (1992) Jüri Üyeleri:
Gülten DAYIOĞLU, Reha YALNIZCIK, Mustafa Ruhi ŞİRİN, Doç.Dr.Tuncer ÇELİK, Mehmet KABADAYI, Alâettin BAHÇEKAPILI


Photobucket

L@hm@cun

L@hm@cun
* L@hm@cun_mizah öykü - Blog İnternet Sitesi'nde yer alan ürünlerin; *haber, tanıtım v.b. durumlar dışında / 2. şahıslarca –herhangi bir biçimde- yayımlanması _ kullanılması izne bağlıdır ve yasaların öngördüğü haklara sahiptir. ***--> L@hm@cun.*mizah.öykü*....İLETİŞİM ADRESİ--> mizahvesiir@gmail.com